13 Şubat 2011 Pazar

Çocukluğumdan bana kalanlar... İstanbul'a inmek...

İstanbul'da yaşamasına rağmen, bütün çocukluğu "hadi İstanbul'a iniyoruz" sözünü duyarak geçti. O kadar normal bir sözdü ki O'nun için, üniversiteye başladığı yıllarda arkadaşları dalga geçerdi O'nunla.. Ama öyleydi, İstanbul'a inilirdi. Pazartesi temizlik günüydü, Salı çamaşır, Çarşamba ütü... Perşembe ve Cuma İstanbul'a inilirdi. Beyaz Apartmanı olurdu ilk istikamet... Odalarında kaybolmayı ne çok severdi... Bir taraftan da korkardı; ya büyük teyze kızarsa... İlk defa orada görmüştü bir karı kocanın odasında iki tek kişilik yatağı! Her eve dönüşünde annesiyle babasının odasına koşar bir kez de onların yatağına bakardı. Hayır, onlarınki olması gerektiği gibiydi; çift kişilik koca bir yatak. Yıllarca anlam veremedi... Ama en cok teras katını severdi... İşte o ev hep hayalini kurduğu evdi. Kocaman bir salon ve bu salonu ısıtan kocaman bir şömine... Camlardaki perdeler hiç kapanmazdı... Neden kapansın ki; uçsuz bucaksız Boğaz hep karşılarındaydı. Bugün düşününce hiç de uçsuz bucaksız değildi Boğaz dedi kendi kendine; çocukken herşey ne kadar büyük gözükürdü gözüne. Bir de hafta sonları karşıya geçilirdi; neyseki kimse "karşıya geçme" sözüyle dalga geçmezdi. Sirkeci'den arabalı vapura binmek; martılarla birlikte yolculuk etmek, Harem'e vardıklarında simit almak... Tanrım ne kadar güzeldi çocuk olmak. Karşıda ziyaret edilen evde koca sofralar kurulur, en güzel yemekler yapılır, hep bir ağızdan konuşulur, kimse kimseyi dinlemez ama herkes birlikte olmaktan mutluluk duyardı... Büyük halanın evinde pişen un kurabiyesinin kokusu burnunda tütüyordu. Öleli kaç sene oldu; ama evinin önünden geçerken hala aynı kokuyu alabiliyor olmak delilik emaresi miydi acaba? Ya büyük teyzelerin küçüğünün her akşam altıda yatmasına ne demeli? Kapıyı yanlışlıkla saat altıbuçukta çalarsan "geceyarısı oldu farkında değil misin?" diye azar işitirlerdi. İstanbul'a indiklerinde gittikleri çok özel bir yer vardı; adını hatırlayamıyordu. Rumeli Caddesinin sonuna doğru soldaki sokakta bulunan kebapçı. Anne ve babasıyla oraya gitmeyi çok severdi. Sonra, Disney mağazasından yapılan ayakkabı alışverişleri... Dilberler'den alınan bir sürü kıyafet... Hepsi birer ritüeldi hayatında... Olmazsa olmaz... Büyüdü, İstanbul'a inmeye devam etti, karşıya da geçiyor, ama ne Beyaz Apartmanı var ne de koca sofralar... Hepsi çocukluğunda kaldı. Boğaz'da bile artık iki köprü var, koca koca gökdelenlerle doldu heryer... Çocuk olmak istedi yine... Elinde elma şekeri ile koşmak istedi... İstanbul'a inmek istedi.... Ama çocuk olarak...

2 yorum:

  1. Zamana değer katan bu yaşanmışlıklar olsa gerek. Elin sağlık

    YanıtlaSil